Türkiye’nin Nesi Meşhur?

Geçen hafta Türkiye'nin nesi Meşhurkardeşimin yarı zamanlı başladığı yeni işinde Amerikalı bir çalışma arkadaşı ona bu soruyu sormuş “Türkiye hakkında hiç bir fikrim yok. Türkiye’nin nesi meşhur?“. Herhalde kardeşim onun tanıştığı ilk Türk oluyordu.

Louisiana ve Arkansas eyaletlerinde geçirdiğim süre boyunca aynı soruyla ben de defaatle karşılaştım. Hayatlarında gördükleri ilk Türk  olma bahtiyarlığına erdim. Evet yanlış duymadınız, ilk defa gördüğü Türk olmanın vermiş olduğu dayanılmaz hafifliği ile memleketime önemli bir hizmet etmiş duygusuna kapılmıştım. İlk defa bir Türk ile tanıştığı için yaptığım her türlü hareket referans alınıyor ve Türkiye benim üzerimden okunuyordu. Onun için en küçük hal ve davranışlarıma azami şekilde dikkat ediyordum.

Normal şartlar altında Amerika’da yaşayan Türk’lerden farklı farklı hikayeler duyarsınız. Amerika’da yaşayan bir Türk ile tanışırsanız ona hangi eyaletin hangi şehrinde yaşadığını sorun. Eğer Los Angeles, San Francisco, New York City, New Jersey, Chicago, Houston, Washington DC, Dallas gibi yerler olursa muhtemelen benim gibi ilk görülen Türk hikayesi duymayacaksınız.

Ancak Amerika’nın diğer yerleri böyle değil. Amerika’nın demografik dağılımı aslında çok farklılık arzediyor. İnsanların 90%’ı kırsal bölgelerde (rural areas) yaşıyorlar. Tennessee, Arkansas, Texas’ın büyük bir bölümü, Mississippi  gibi eyaletlerde kendi içine kapanık, her hafta sonu kiliseye giden muhafazakar bir kitle mevcut. Filmlerde görülenin aksine Amerika yerel ve içine kapanık bir topluma sahip.

Bundan dolayı okyanusun ötesinden kendi memleketine gelmiş Türk’ler hakkında “hiç bir fikrim yok” demeleri ilk bakışta bu kırsal yerlerde yaşayan Amerikalı insanlar için normal karşılanabilir ama mesele bu kadar basit değil. Zira Japon, Fransız, Alman, Güney Kore ve Çin dendiğinde akıllarına çok şey geliyor.

Türkiye dendiğinde ise akıllarına bir şey gelmemesi pek çok faktöre bağlı. İlk öncelikle Türkiye’nin diğer ülkelere nazaran Ekonomik gücü belli. Her ne kadar da Türkiye iyiye gidiyor dense de aramızdaki fark henüz çok büyük. Ancak Türkiye’nin yeterince tanınmaması kanımca bir zihniyet sorunudur.

Biz baklavamız var, dönerimiz var, güzel sahillerimiz var, hamamımız var, kahvemiz var, denizimiz var, leblebimiz var, lokumumuz var dedikçe bu durum değişeceğe benzemiyor. Tüketimin her şey sayıldığı aşırı kapitalist bir düzende baklavayla, dönerle rekabet etmeye çalışmak akıl kârı değil. Zaten bunları da zincire (Franchising)  dönüştürememiz de ayrı bir problem.

Ayrıca Teknolojinin gündelik hayatımıza girdiği bir zaman diliminde sizin Teknolojik dışa bağımlılığınız had safhadaysa kâale alınmanız ihtimal dahilinde bile değil. Filmlerin, müziklerin insanların zihinlerini şekillendirdiği bir devirde siz kendi medya içeriğinizi başkalarına kabul ettiremedikten sonra dünyaca tanınmak kesinlikle mümkün değil.

1980’lerde Güney Kore ile Türkiye’nin Ekonomik durumunun neredeyse eşit olduğunu biliyor muydunuz? Şimdi Güney Kore dendiğinde akla LG, Samsung, Hundai, Gangnam-Style geliyor. Japonya’nın hemen gerisinden büyük bir ivme ile çağa ayak uydurmuşlar. Eğitim sistemleri, Ekonomik kalkınma modelleri yenilikçilik (inovasyon) üzerine kurulu. Şahsen Güney Kore filmlerini de artık çok beğeniyorum. Son zamanlarda popüler kültürde gösterdikleri olağanüstü gayret takdire şayan.

Gerçeklerle Yüzleşmek

Tabii ki şunu da kabul etmek gerekiyor. Türkiye çok zor bir coğrafyada bulunuyor. Çöken bir İmparatorluğu baştan toparlamak ve çağa ayak uydurmak çok farklı ve zaman isteyen bir süreç. Üstelik halen içimizdeki darbe sever yapıları temizlemek için uğraşıyoruz. Çevre ülkeler mezhep savaşlarıyla ateş topuna dönmüş. Ayrıca aşırı derecede Batı hayranlığı hastalığının pençesinde kıvranan düzinelerce sözde aydınımız da işin cabası.

2008’de Spor Olimpiyatları’nda kaç madalya aldınız sorusunu soran Amerika’lı arkadaşıma verebileceğim makul bir cevap yoktu. Şu an ise 2020 Olimpiyatları organizasyonunun ev sahipliğini kaçırdığımız için çok üzgünüz. Sporcu yetiştirmek, bunun için gerekli spor tesisleri inşa etmek, alt yapıyı güçlendirmek daha çok üzülmesi gereken bir durum olmalıyken 2020 Spor Olimpiyatları’nı Japon’lara kaptırdığımız için neredeyse yas tutacak haldeyiz. Ülkemizi tanıtmak için, adını duyurmak için elimizden büyük fırsat kaçırdığımıza hayıflanıyoruz lakin 7 sene sonra olacak bir Olimpiyat için gerekli Olimpiyat Sporcusu yetiştirme vizyonumuz halen yeterli değil.

Bizi tek gururlandıran Arap arkadaşlarımızın Türk dizilerinden bahsetmesi oldu. Bir de Başbakan’ın Davos’taki kükremesinde heyecanlanmıştık. Ara sıra Avrupa Futbol Şampiyonası’nda sükse yapmıştık. Bunun haricinde gururlandığımız bir şeyi ben hatırlamıyorum. Yani parmakla gösterebileceğimiz dünya çapında Teknoloji şirketimiz, araba markamız, film yıldızımız, İnternet sitemiz, film yönetmenimiz, sporcumuz yok.

Fikirler dağınık, aşırı yoğun sanal gündem, gösterişli bina anlayışı, özgürlüklerin sınırlarını tam olarak çözememiş köhne burjuva sınıfları, eğitim sistemini Tablet PC lere indirgeyen ilginç bir zihniyet, müşterek haklarını belirleyebilecek yeni Anayasa ihtiyacı gibi sorunları ise henüz çözmüş değiliz. Çok bariz bir şekilde kimlik bunalımı ve duygusal depresyon geçiriyoruz. Genelde bu türlü travmalar başarıya aç toplumlarda görülen standart göstergelerdir.

Yine de Türkiye’nin son on yılda aldığı mesafe eski Türkiye’ye elveda niteliği taşıyor. Evet bütün bunlara rağmen geleceğe artık ümitle bakmaya çalışıyoruz. Türkiye son zamanlarda gerçekten de çok değişti. Bazı şeyleri bizim gibi yurt dışından gözlemlemek daha farklı. Kuş bakışı bir açıyla karşılaştırma yapabilmek imkanına sahip olabiliyoruz. Mesela Türkiye’deki kurumsal medya çeşitliliği Amerika’dan çok çok ileride.

Türkiye’de artık her grubun bir TV kanalı, radyosu, gazetesi, İnternet medyası söz konusu. Amerika’da ise Fox TV grubu muhafazakar ve Şahinlere hitap ederken, ABC gibi kuruluşlar libarellere daha yakın. Diğerleri sesini kısıtlı yükseltebiliyor. Elbette İnternet, sosyal medya ve mobilin yaygınlaşması çok seslilik getirmiş bulunuyor ama örgütsel çeşitliliği  bakımından henüz belli güçlerin elinde.

Yani Amerika’da ana akım medya çeşitliliği çok az ve yüzeysel ve sadece belirli bir kesime hitap ediyor. Amerika’da Siyasi Partiler Sosyal Demokratlar ve Şahinler (Republicans) diye ikiye ayrılırken Türkiye’de siyasi parti çeşitliliği daha fazla. Bunun artıları eksileri tartışılabilir ancak Türkiye toplumunun farklı düşünce tarzlarını, yaşam biçimlerini ve sivil toplum örgüt çeşitliliğini görebilmek açısından oldukça manidar.

Sorumuzu tekrar soralım Türkiye’nin Nesi Meşhur? Bence şu anda kayda değer bir şeyi meşhur değil. Ünlenmeye liyakat kazanabilmek için daha çok ve akıllı çalışmak gerek.

One thought on “Türkiye’nin Nesi Meşhur?

  1. Hocam size şalgam yollayayım buradan. Hem siz içersiniz hemde türkiyenin en önemli şehrinde bu meşhur diye amerikalılara içirirsiniz. 🙂 Ben şalgamı dünyaya pazarlamalıyız. Yeni trend şalgam olmalı. Hem havuçda koyarım içine. Biri sordumu türkiyenin neyi meşhur diye bir bardak uzatırsın buz gibi içerler. Ha olmadı adana kebapta yollarım. Biliyorsun bunlar ayrılmaz iki. Bozulur diye korkma 40 yıllık kebapcı amcalarım var adanadan istanbula yolluyordu. Heralde amerikayada gelir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s