Life of PI

life-of-pi2013’ün ilk gününde 1 Kasım 2012’de gösterime giren Life of PI‘yi izlemeye karar verdiğimde beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmemiştim. Hintli oyuncular ile birlikte Hint ve Amerikan yapım şirketleri ortaklığında akedemi ödüllü Çin’li yönetmen Ang Lee‘nin de yorumuyla birlikte eşsiz bir $120 milyonluk yapım vardı karşımda. Batan gemiden kurtulan genç PI’ya teknesinde eşlik eden bir kaplanın yolculuğu görsel efektlerin eşliğinde size bir Tanrı inancını metaforları kullanarak anlatmaya çalışıyordu.

Filmde o kadar çok metafor kullanılıyor ki, hangisinin neye karşılık geldiğini izleyicinin kendisine bırakıyor aynen inançlarda olması gereken tutum gibi. Zorla bir insana bir şeyi inandırmak yerine onu görsel bir yolculuğa çıkararak seçimi kenidsine bırakmanın hadsiz lezzetini sunuyor aynen Kutsal Kitap’ların yaptığı gibi.

2001 yılında Yann Martel tarafından yazılan romanın 2012 yılında Ang Lee tarafından günümüz CGI ve görsel efekt teknolojisiyle uyarlamasının çekilmesi çok isabetli olmuş. Küçük teknedeki kaplanımız güçlü efektlerle gerçek oyunculardan öte bir performans sergiliyor, o kadar ki PI ve kaplanla birlikte siz de kendinizi okyanusun ortasında bir teknede buluyorsunuz. Yine de bir kaç sahnede gerçek kaplan kullandıklarını hatırlatmış olalım.

Life of PI kendi çekiminde bile ilginçlikleriyle dolu. Genç Hintli oyuncumuz Suraj Sharma‘nın ilk profesyonel filmi yani gerçek anlamda ilk tecrübesi. Oyuncu olan kardeşiyle birlikte Bombei’de oyuncu seçimlerine (audition) gider. Yanında alakasız otururken yaşının film karakterine uyduğunu gören yapımcılar 3000 kişilik seçim yarışmasında ondan da bir satırlık bir şey okumasını isterler. Bu film için tecrübeli birisinden ziyade doğallığı ön plana çıkan birisini aradıklarından dolayı 6 ay boyunca değişik oyuncuları çağırıp test ederler. En sonunda da Suraj Sharman‘da karar kılarlar.

Kendi deyimiyle hayatındaki amacını bilmeyen, evde boş boş oturan biriyken böyle bir kısmetinin aniden gelmesi hayatını tamamen değiştirmiş. Bu filmde maceracı, hayatın anlamını ve en önemlisi de gerçek Tanrı’yı arayan bir karakteri canlandırmasından dolayı PI karakteri için tam isabet olmuş. Bazen siz hiç plan yapmazsınız ama Evren’in Sahibi sizin için eşsiz ısmarlama bir plan yapar. Sinema sektöründe buna benzer o kadar hikaye var ki kısmetin en bol olduğu sektör diyebiliriz lakin parlayan yıldızlarının şükrünü eda edemeyenlerin de gani gani olduğunu da söyleyebiliriz.

Sanırım bu filmde en güçlü metafor hikayenin kendisi. Hikayenin içindeki metaforlarla birlikte filmin başındaki Tanrı’ya inanç önermesini güçlendiren olaylar dizisi sizi de okyanusun tam ortasına koyuyor. Tanrı’ya ulaşmak mı istiyorsun al sana okyanus, ışıltılı güzel deniz yıldızları, balinalar, üstünde güneş, eşsiz ada, üfül üfül esen bir hava, bazen aşırı fırtına, hayatta kalman için seni sürekli korkutan bir kaplan. Hayattaki en güzel şeye ulaşmaya çalışıyorsun değil mi o zaman bunun bir bedeli olmalı.

Açlık, korku, ümit, mücadele derken etrafındaki güzellikleri görmek te irade meselesi. Filmde PI’ın mücadelesine odaklanıp okyanusun güzelliklerini kaçırdıysanız Tanrı’ya ulaşmaktaki samimiyetinizi gözden geçirmelisiniz. Hayat acımasızlılarla, ölümlerle, mücadeleyle dolu olabilir ama bir o kadar güzellikleri hemen yanınızda, onları keşfetmek size kalıyor.

PI ile kaplan arasındaki ilişki işte bunun için önemli. Bana göre filmin bu süper ikilisi ümit ve korkuyu temsil ediyor. Biri olmadı mı diğerinin varlığının anlamı kalmıyor. İkisi de sıkı sıkıya birbirine bağlı. İkisini dengelemeyi başaran çevresindeki güzellikleri de görebilme şansı yakalıyor çünkü işin ucunu kaçırıp aşırı şımarık olanla aşırı umutsuz olanın durumu aynı kapıya çıkıyor.

PI bize teknesinde yalnızlık ve korku arasında aslında yaşamın kendisini özetliyor. Gün geliyor küçük bir teknedeki yalnızlığı ve korkusu canına tak ediyor. Korktuğu kaplanın zamanla üzerine gidecek kadar cesurlaşıyor ve kuçağında onu okşayabilecek kadar ileri gidebiliyor. Kendisini o kadar kaptırıyor ki bu gizemli arkadaşlığın devamlı olabileceğini sanacak kadar saflaşıyor. Life of PI filminde Korku ile Ümit bizi dengeleyen, yolculuğumuzda bize eşlik eden iki önemli arkadaş olsa da zamanı geldiğinde birbirinden tamamen ayrılması gereken iki ayrı duygu olduğunu da haykırıyor.

Film sizi Tanrı’ya ulaştırmak için gölü sonunda atıyor ama bunu isterseniz burada söyleyip ağzınızın tadını bozmayalım. Sadece gerçek ile metaforlar arasındaki ilişkiyi anlamanız yeterli olacaktır.

Hinduizm’daki çok tanrılı, Hristiyanlık ve İslam’daki tek Tanrı’lı inancı yalın bir hikayeyle “inan da neye inanırsan inan, nasıl inansırsan inan ama mutlaka inan” felsefesine indirgeyebilen söz konusu filmin yapımcılarını, yönetmenlerini ve oyuncularını tebrik ediyor ve bizi insanın içindeki inancı sorgulamak yerine inancın gücünü sorgulamaya itebildikleri için de bütün ekibe sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

3 thoughts on “Life of PI

  1. Dogu felsefesiyle bati teknolojisiin bulustugunda nasil guzel bir filmin cikabilecegine en guzel orneklerinden birisi. Bizim Turk yapimcilari ve yonetmenlerinden de beklentimizi bu, umarim hintlilerin yaptigi gibi batinin bu teknolojilerini ve kendilerine ait metaforlari kullanip ortaya guzel filmler cikarabilirler.

  2. Geri bildirim: Yurt Dışında Oscar İzlemek | 2kere2beseder

  3. Geri bildirim: Muhafazakârların Sinemayla İmtihanı | 2kere2beseder

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s