Red Dawn Filmi

Red_Dawn_FilmPosterAmerika’da Şükran Günü‘nde vizyona giren Red Dawn filmine sonunda yeni gidebildim. Filmin kalitesi ve oyunculukları çok eleştiri aldığı için şüpheyle gittim ancak yine de memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Türk sinemasında repliklerle mesaj vermek çok yaygın olduğu halde Amerikan sinemasında kurgu ve olaylarla mesajlar kendiliğinden verilmesi benim için bu sefer de hiç sürpriz olmadı. Bu filmde de bu kurala riayet edilerek öykü üzerinden savaş ortamının meşruluğu anlatılmaya çalışılmış.

İlk öncelikle şunu söyleyelim, sinemada öyküleme çok farklı bir alan. Ne dizi sektörüyle ilgisi var, ne de teknolojiyle. Bir sinema filmini başarılı öykülemek demek içindeki olaylar zincirini adım adım sonuca doğru tutarlı görsellerle taşıyabilmek demektir. Olayları kurgularken de seyirciyi film karakterleriyle buluşturabilmek demektir.

Çok fazla dizi çekmeniz veya Cem Yılmaz gibi sizi kahkahaya boğan Standup Show’ları yapmanız iyi film çıkartabileceğiniz anlamına gelmiyor. Öykülemeyi filmin kendi dinamikleri içinde düşünmek gerekiyor. Yoksa Cem Yılmaz’ın bin bir türlü emekle yaptığı AROG filmi standup kültüründen geldiği için tutması gerekirdi.

Son dönemde Amerikan filmlerinde öykülemeyi gençler üzerinden yapmaları gözden kaçmıyor. Harry Potter, Hunger Games, Twilight, Cabin in the Woods ve şimdi de Red Dawn gibi filmlerde genç karakterler ön plana çıkartılıyor. Red Dawn‘da Kuzey Kore’li bir grup asker Amerika’nın belli bir bölgesini işgal ediyor. Amerika hükümeti siyasi nedenlerden dolayı durumu görmezden gelmeye zorlandığı için kendi topraklarını korumak orada yaşayan bir grup genç insana kalıyor.

Red Dawn’ın ilk versiyonu 1984’te çekilmiş. Eski senaryoda 3. Dünya savaşında yine bir grup Amerikalı gencin Rus işgalcilere karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Bu seferki 2012’li yeni senaryoda işgalcilerin arasına Kuzey Kore’yi katmaları ve Rusları sadece işbirlikçi olarak konumlandırmaları yeni dünya düzenini anlamak açısından önemli bir ipucu veriyor.

Film 2009 yılında çekilmeye başlanmış ve ancak 2010 yılında çekimler bitmiş. Post-Prodüksiyon yine ekonomik sebeplerden dolayı 2012’ye kadar kaymış. Aslında Kuzey Kore yerine ilk önce Çin’i düşünmüşler ancak sonra Çin pazarına ulaşmak gibi ekonomik kaygılardan dolayı Kuzey Kore’de karar kılmışlar.

Yeni Amerikan senaryolarında artık Asyalı’ları mücadele edilmesi gereken yeni rekabet unsuru olarak  görmeye başladık. Çok ta haksız sayılmazlar çünkü sanayi, teknoloji ve popüler kültürde Kuzey Kore, Çin, Güney Kore ve Japonya ülkeleri artık başı çekiyor.

Yeni senaryoda Chris Hemsworth, Josh Peck, Josh Hutcherson, Adrianne Palicki ve Isabel Lucas gibi genç isimler özenle seçilmiş. Yükselen yıldızlar olarak kendilerini gösteren bu isimleri ileride başka filmlerde de görebileceğinizden emin olabilirsiniz. Chris Hemsworth‘ü Cabin in the Woods ve Josh Hutcherson‘ı da Hunger Games filminden hatırlayabilirsiniz.

Filmin kahramanı Chris Hemsworth Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde çalışan bir asker olarak kendi şehrine tatile gelmiş olması ve geçmişinde Irak’a yakın yerlerde görev yapmış olması anlamlı bir özeleştiri olmuş. Onun liderliğinde bir grup genç Kuzey Koreli ilticacılara karşı gerilla savaşı veriyor. Filmde sanki Irak ve Afganistan halkının duygusunu yansıtmaya çalışmışlar. Kendi toprağını geri almak için yapacağın her türlü kaos ve yıkımın meşruluğunu dile getirerek empati kurmaya çalışmışlar.

Senaryo bununla sınırlı değil tabi ki. Meşru müdafayı yapan Amerikan Gençler’i kahramanlaştırılarak bir taşta iki kuş vurmaya çalışmışlar. Amerikan askeri olmasa bile bu ülkeyi savunacak kahraman gençler var mesajını vererek Amerikan Ulusalcılığı oldukça iyi pekiştiriliyor.

Yani anlayacağınız her iki tarafı da idare edebildiği için ben senaryonun bu balans ayarını başarılı buldum. Bu filme bir Irak’lı ve Amerika’lı birlikte gittiğinde ikisi de memnun olarak ayrılabilecektir. İçindeki aksiyon sahneleriyle birlikte Subway fast food zincirini basmaları gibi mizah sahneleri barındırması açısından da seyirciyi aşırılı gerilimden uzak tutabiliyorlar.

İçindeki aşk ve akraba sahneleri klasik olmasına rağmen sevenlerin aniden ölmesi de zekice kurgulanmış. Gerçekten de seyircinin istemediği karakterler aniden ölüyor ve siz kendinizi “nasıl olur bu kadar basit mi” demekten alamıyorsunuz.

Evet işte bu kadar basit, savaş ortamında hayatınızdaki en önemli kişilerin aniden ölmesi kadar kolay ve bir o kadar da zor bir şey olamaz. Savaşın en çirkin yüzünü göstermesi ve Amerikan Ulusalcılığın geldiği son noktayı görmeniz açısından bu filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s